Türkiye, dinî eğitim ve hizmet söylemiyle büyüyen kapalı bir cemaat yapılanmasının; yurtlar, okullar, finans kuruluşları ve bürokratik kadrolaşma üzerinden devleti kuşatmasının bedelini 15 Temmuz 2016’daki kanlı darbe girişimiyle ödedi. Aradan geçen yıllara rağmen benzer yapıların mali kaynakları, uluslararası bağlantıları, eğitim kurumları ve hiyerarşik ilişkileri konusunda yeterli şeffaflığın sağlanıp sağlanmadığı yeniden tartışılıyor.
Tartışmanın merkezinde bu kez Süleymancılar cemaati ve cemaatin Almanya’daki kuruluşu İslam Kültür Merkezleri Birliği, kısa adıyla VIKZ bulunuyor.
VIKZ, Almanya’nın Köln kentindeki Müngersdorf bölgesinde yaklaşık 18 bin metrekare kullanım alanına sahip yeni ve çok amaçlı bir genel merkez inşa ediyor. Kuruluşun kendi açıklamalarına göre binada yönetim ofisleri, ibadet alanı, konferans merkezi, misafirhane, kütüphane, öğrenci yurdu ve “medrese” olarak kullanılacak bir eğitim bölümü yer alacak. Yaklaşık 230 yataklı öğrenci yurdunun da bulunduğu yapının, VIKZ’nin Almanya’daki faaliyetlerinin merkezi olması planlanıyor.

Projenin maliyetinin yaklaşık 70 milyon avro olduğu, 2018’den bu yana Alman basınında ve projede görev alan şirketlerin açıklamalarında yer alıyor. Ancak “70 milyon avronun Alman devleti tarafından karşılandığı” iddiasını doğrulayan resmî bir belgeye ulaşılamadı. Köln’deki yerel yönetimin imar, ruhsat veya şehir planlaması süreçlerinde yer alması, projenin kamu bütçesinden finanse edildiği anlamına gelmiyor.
Merkez yalnızca bir ibadethane değil
Yeni yapının büyüklüğü ve işlevleri, bunun sıradan bir cami ya da yerel dernek merkezi olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Yönetim birimleriyle eğitim alanlarını, konaklama imkânlarını ve dinî faaliyetleri aynı çatı altında toplayan merkez, cemaatin Avrupa’daki kurumsal kapasitesini önemli ölçüde artıracak.
VIKZ de binanın gelecekte üyeleri için “merkezî başvuru noktası” olacağını, eğitim ve sosyal faaliyetlerin buradan yürütüleceğini açıklıyor. Yapının 2026 yılının sonunda tamamlanarak kullanılmaya başlanması hedefleniyor.
Sosyal medyada Süleymancılar cemaatinin yöneticisi olarak bilinen Alihan Kuriş’in ailesiyle Almanya’ya gittiği, inşaatta incelemelerde bulunduğu ve Köln-Ehrenfeld’de cemaate hitap ettiği ileri sürüldü. Ancak bu ziyarete ilişkin bağımsız ve resmî kaynaklarca yayımlanmış doğrulayıcı bir açıklama bulunmuyor. Bu nedenle söz konusu bilgiler şimdilik iddia düzeyinde.
Türkiye’nin hafızasında FETÖ gerçeği var
FETÖ de ilk yıllarında kamuoyunun karşısına silahlı bir yapı olarak çıkmadı. Eğitim, öğrenci yurtları, burslar, dershaneler, medya kuruluşları, şirketler ve yardım faaliyetleri üzerinden toplumda meşruiyet kazandı. Oluşturduğu katı hiyerarşi ve bağlılık sistemiyle mensuplarını devletin kritik kurumlarına yerleştirdi.
Anayasa Mahkemesi kararlarında, 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanmanın FETÖ/PDY olduğuna ilişkin kamu makamları ve soruşturma mercilerinin değerlendirmelerinin olgusal temellere dayandığı belirtildi. Darbe girişiminin ardından Türkiye’de olağanüstü hâl ilan edildi ve binlerce kişi hakkında adli ve idari işlemler yürütüldü.
FETÖ’nün yükseliş sürecinde yapılan en büyük hata, görünürde eğitim ve din hizmeti sunan bir yapılanmanın mali kaynaklarının, iç hiyerarşisinin, devlet içindeki bağlantılarının ve yabancı ülkelerdeki merkezlerinin zamanında sorgulanmamasıydı.
Bugün sorulması gereken soru şudur: Türkiye aynı ihmali başka cemaatler konusunda da mı tekrarlıyor?

Benzerlikler dikkat çekiyor, ancak suç isnadı için delil gerekiyor
FETÖ ile Süleymancılar arasında doğrudan örgütsel bağ bulunduğunu veya iki yapının aynı amaçları taşıdığını gösteren kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmuyor. Süleymancıları “terör örgütü” olarak nitelendiren kesinleşmiş bir mahkeme kararı da yok.
Buna rağmen iki yapının tarihsel örgütlenme biçimleri arasında kamu denetimini gerektiren bazı yapısal benzerlikler bulunuyor:
Her iki yapılanmada da öğrenci yurtları ve dinî eğitim faaliyetleri önemli bir yer tutuyor. Lider veya merkez kadroya bağlı, dışarıya kapalı ve yukarıdan aşağıya işleyen bir yönetim anlayışı bulunduğu yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Bağışlar, üyelik ödemeleri ve cemaat mensuplarının desteğiyle büyüyen geniş bir ekonomik kapasite dikkat çekiyor. Türkiye dışındaki merkezler ve uluslararası teşkilatlanma da her iki örnekte önemli bir güç alanı oluşturuyor.
Ancak benzer örgütlenme araçlarının bulunması, iki yapının aynı suçları işleyeceği veya Süleymancıların gelecekte silahlı eylemlere yöneleceği sonucunu tek başına doğurmaz. Böyle bir sonuca ulaşmak için somut istihbarat, mali kayıt, silahlı yapılanma veya anayasal düzene karşı faaliyet delili gerekir.
Almanya’da da geçmişte tartışıldı
Süleymancılarla ilişkilendirilen VIKZ’nin öğrenci yurtları Almanya’da geçmişte de tartışma konusu oldu. Hessen Sosyal Bakanlığı adına 2004 yılında hazırlanan bir değerlendirmede bazı yurtların katı şeriat anlayışına dayalı ve entegrasyonu engelleyici bir eğitim verdiği öne sürüldü. Bu eleştiriler daha sonra Kuzey Ren-Vestfalya Eyalet Meclisine sunulan soru önergelerine de yansıdı.
Buna karşılık, VIKZ’nin talebi üzerine eğitim bilimci Ursula Boos-Nünning tarafından yapılan daha sonraki bir araştırmada yurtların yalnızca dinî eğitim vermediği, öğrencilerin okul başarılarına ve sosyal gelişimlerine de destek olduğu sonucuna ulaşıldı. Dolayısıyla VIKZ’nin eğitim faaliyetleri hakkında Almanya’da birbirinden farklı değerlendirmeler bulunuyor.
Alman Federal Meclisinin bilimsel çalışmalarında VIKZ, kendisini Alman Anayasası’na bağlı, siyasi partilerden bağımsız ve üyelerin aidatlarıyla bağışlarından finanse edilen bir dinî cemaat olarak tanımlıyor. Bu bilgiler büyük ölçüde kuruluşun kendi beyanlarına dayanıyor.
VIKZ’nin Almanya’da yasaklanmış veya Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından terör örgütü olarak ilan edilmiş bir yapı olduğuna ilişkin güncel bir resmî kayıt bulunmuyor.
Mesele inanç değil, denetimsiz güç
FETÖ tecrübesinden çıkarılması gereken ders, her dinî topluluğu suçlu ilan etmek değildir. Asıl ders; hiçbir cemaatin inanç özgürlüğü, eğitim hizmeti veya yardım faaliyeti gerekçesiyle mali ve kurumsal denetimin dışında bırakılamayacağıdır.
On binlerce metrekarelik merkezler kuran, yüzlerce öğrenciyi aynı hiyerarşi içinde barındıran, farklı ülkelerde eğitim ve konaklama ağı işleten yapıların şu sorulara açık biçimde cevap vermesi gerekir:
Bu yapıların bütçesi kimler tarafından karşılanıyor? Bağışlar hangi ülkelerden geliyor? Eğitim müfredatını kim belirliyor? Öğrencilerden lider kadroya nasıl bir bağlılık bekleniyor? Türkiye’deki siyasi ve bürokratik ilişkiler hangi düzeyde? Kurumların yönetimleri demokratik yollarla mı belirleniyor, yoksa yetki aile ve dar bir çevre içinde mi aktarılıyor? Cemaatten ayrılan kişilere yönelik baskı uygulanıyor mu?
Bu soruları sormak din ve vicdan özgürlüğüne müdahale değildir. Tam tersine, hem çocukların hem ailelerin hem de demokratik devlet düzeninin korunması için zorunludur.
Bir daha “kandırıldık” deme lüksü yok
Türkiye, FETÖ’nün yükselişini yıllarca “eğitim hizmeti”, “hayır faaliyeti” ve “dinî cemaat” görüntüsü altında izledi. Devlet kurumları, siyaset ve medya yeterince sorgulamadı. Sonuç, yüzlerce insanın hayatını kaybettiği kanlı bir darbe girişimi oldu.
Süleymancıların FETÖ ile aynı sona ilerlediği bugün için kanıtlanmış bir gerçek değildir. Fakat kapalı hiyerarşi, devasa mali güç, öğrenci yurtları üzerinden insan kaynağı oluşturulması ve uluslararası merkezileşme gibi göstergeler görmezden de gelinemez.
Köln’de yükselen 70 milyon avroluk merkez bu nedenle yalnızca bir inşaat projesi değildir. Türkiye’nin geçmişte ağır bedel ödediği denetimsiz cemaat yapılanmaları konusunda yeni ve ciddi sorular doğuran bir güç merkezidir.
Devletin görevi bir cemaatin felakete dönüşmesini beklemek değil; finansmanını, eğitim ağını, kamu kurumlarıyla ilişkilerini ve uluslararası yapılanmasını hukuk içinde, şeffaf ve ayrım gözetmeden denetlemektir.
Çünkü Türkiye’nin bir kez daha “Ne istediler de vermedik?” ya da “Kandırıldık” açıklamalarına sığınma hakkı yoktur.
