II. Abdülhamid, 21 Eylül 1842'de İstanbul'da doğan, 31 Ağustos 1876'da Osmanlı tahtına çıkan ve 27 Nisan 1909'da tahttan indirilene kadar yaklaşık 33 yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu'nun 34. padişahı ve 113. İslam halifesidir. Saltanatı; I. ve II. Meşrutiyet dönemleri, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Balkanlar ve Doğu Anadolu'daki siyasi krizler, büyük devletlerin Osmanlı toprakları üzerindeki baskısı, eğitim ve ulaşım yatırımları, merkezi yönetimin güçlendirilmesi, basın üzerindeki ağır sansür ve muhalif hareketlerin yükselişi gibi birbirinden farklı gelişmelerle şekillendi. Bu nedenle II. Abdülhamid, Osmanlı tarihinin hakkında en fazla tartışılan hükümdarlarından biri oldu.
II. Abdülhamid kimdir ve nasıl yetişti?
Sultan Abdülmecid ile Tirimüjgan Kadın Efendi'nin oğlu olan Abdülhamid, henüz çocuk yaşta annesini kaybetti. Daha sonra Abdülmecid'in eşlerinden Piristû Kadın Efendi'nin himayesinde büyüdü. Sarayda Türkçe, Arapça, Farsça, Osmanlı tarihi ve Fransızca eğitimi aldı; müzikle ilgilendi, piyano öğrendi ve Batı müziğiyle yakından tanıştı. Marangozluğa özel ilgi duyan Abdülhamid'in kendi elleriyle yaptığı çeşitli mobilyalar Yıldız ve Beylerbeyi saraylarındaki koleksiyonlarla ilişkilendirilmektedir. Resim, opera ve fotoğrafçılığa da ilgi gösteren padişah, daha sonraki yıllarda fotoğrafı hem bir belgeleme aracı hem de devletin modernleşmesini dünyaya gösterme yöntemi olarak kullandı.
Şehzadeliğinde ağabeyi Murad'ın tahtın güçlü adayı olması nedeniyle saray siyasetinin merkezinde yer almayan Abdülhamid, buna karşılık devlet yönetimini ve dönemin siyasi gelişmelerini yakından takip etti. 1867 yılında Sultan Abdülaziz'in Avrupa seyahatine katılan şehzadeler arasında bulundu; Paris, Londra ve diğer Avrupa merkezlerinde Avrupa monarşilerini, kent yaşamını, sanayi tesislerini ve modern kurumları gözlemleme fırsatı elde etti. Bu gezi, Osmanlı hanedanı açısından da sıra dışıydı; Abdülhamid'in Batı'nın teknik ve idari kapasitesine ilişkin doğrudan gözlemler edinmesine imkân sağladı.
II. Abdülhamid tahta nasıl çıktı?
1876 yılı Osmanlı İmparatorluğu açısından son derece çalkantılı geçti. Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesinin ardından V. Murad padişah oldu ancak sağlık sorunları nedeniyle yaklaşık üç ay sonra tahttan indirildi. Abdülhamid, 31 Ağustos 1876'da II. Abdülhamid unvanıyla tahta çıktı. Tahta geçiş sürecinde Mithat Paşa başta olmak üzere Yeni Osmanlılar ve meşrutiyet yanlısı devlet adamlarıyla anayasal yönetime geçilmesi konusunda temaslar yürütüldü. Avrupa devletlerinin Osmanlı topraklarındaki sorunları görüşmek amacıyla düzenlediği Tersane Konferansı'nın başladığı 23 Aralık 1876 tarihinde Kânûn-ı Esâsî ilan edildi. Böylece Osmanlı tarihinde ilk kez anayasal monarşi düzenine geçildi.
Kânûn-ı Esâsî ile Meclis-i Umûmî adı verilen iki kanatlı bir parlamento sistemi kuruldu ve 1877'de ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanı çalışmalarına başladı. Ancak aynı dönemde Rusya ile savaşın başlaması, Osmanlı yönetimini ağır bir askerî ve siyasi krizle karşı karşıya bıraktı. Tarihe 93 Harbi olarak geçen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı Osmanlı açısından büyük bir yenilgiyle sonuçlandı. Rus orduları Balkanlar'da ilerleyerek İstanbul'un yakınlarına kadar ulaştı. Savaşın sonunda önce Ayastefanos Antlaşması, ardından Avrupa devletlerinin müdahalesiyle 1878 Berlin Antlaşması imzalandı. Sırbistan, Karadağ ve Romanya'nın bağımsızlığı uluslararası düzeyde tanınırken Bulgaristan geniş ölçüde özerk bir statü kazandı ve Osmanlı'nın Balkanlardaki egemenliği ciddi biçimde geriledi.

II. Abdülhamid, savaş sırasında parlamentodaki tartışmaların yönetimi zorlaştırdığını ve meclisin hükümet politikalarına müdahale ettiğini savunarak 14 Şubat 1878'de Meclis-i Mebusanın faaliyetlerine son verdi. Kânûn-ı Esâsî hukuken tamamen yürürlükten kaldırılmadı ancak parlamento yaklaşık otuz yıl boyunca yeniden toplanmadı. Bu tarihten sonra padişahın Yıldız Sarayı merkezli kişisel otoritesinin güçlendiği ve devlet yönetiminin önemli ölçüde saray bürokrasisinin kontrolüne geçtiği dönem başladı.
Abdülhamid döneminde hangi reformlar yapıldı?
II. Abdülhamid'in yönetimi siyasi baskılarla anılmasına rağmen eğitim, ulaştırma, haberleşme ve kamu yönetimi alanlarında önemli kurumsal gelişmelere sahne oldu. Tanzimat döneminde başlayan merkezi devlet yapılanması onun döneminde genişletildi. İmparatorluğun farklı bölgelerinde rüştiye ve idadi olarak adlandırılan orta dereceli okulların sayısı artırılırken hukuk, ticaret, mühendislik, veterinerlik, tarım, maliye ve öğretmen yetiştirme gibi alanlarda mesleki eğitim kurumları geliştirildi. 1900 yılında İstanbul'da Dârülfünûn-ı Şahâne'nin açılması da dönemin yükseköğretim alanındaki önemli gelişmelerinden biri oldu. Eğitim politikası yalnızca bürokrat yetiştirmeyi değil, merkezle taşra arasındaki idari bağları güçlendirmeyi de amaçlıyordu.
Ulaşım ve haberleşme yatırımları Abdülhamid döneminin en görünür modernleşme hamleleri arasındaydı. Anadolu ve Rumeli'deki demiryolu hatları genişletildi; Alman sermayesi ve mühendislik desteğinin öne çıktığı Bağdat Demiryolu projesi Osmanlı-Alman ilişkilerinin sembollerinden biri hâline geldi. 1900'de yapımına başlanan Hicaz Demiryolu ise Şam'dan Medine'ye kadar uzatılarak 1908'de hizmete açıldı. Proje, hac yolculuğunu kolaylaştırma ve bölgedeki askerî-idari ulaşımı hızlandırma amacı taşıyordu. Hat büyük ölçüde İslam dünyasından toplanan bağışlarla finanse edildi ve halifelik makamının uluslararası etkisini güçlendiren sembolik bir girişim olarak da değerlendirildi.
Telgraf şebekesinin yaygınlaşması da merkezi yönetim açısından büyük önem taşıdı. İstanbul'un uzak vilayetlerle daha hızlı haberleşmesi, güvenlik ve idari kararların kısa sürede iletilmesini mümkün kıldı. Karayolları, limanlar, belediye hizmetleri ve sağlık kurumlarında da çeşitli yatırımlar gerçekleştirildi. Hamidiye Etfal Hastanesi gibi kurumlar dönemin sağlık hizmetlerinin gelişmesine örnek oluşturdu. Buna karşılık bu modernleşme girişimleri, Osmanlı ekonomisinin ağır dış borç yükü altında bulunduğu bir dönemde gerçekleştirildi. 1881'de kurulan Düyûn-ı Umûmiye İdaresi, Osmanlı'nın bazı önemli vergi gelirlerinin yabancı alacaklıların denetimine bırakılması sonucunu doğurdu ve devletin mali bağımsızlığını önemli ölçüde sınırladı.
II. Abdülhamid'in dış politikası nasıldı?

II. Abdülhamid dış politikada büyük devletler arasındaki rekabetten yararlanarak Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını sürdürmeye dayalı bir denge siyaseti izlemeye çalıştı. İngiltere'nin 1878'de Kıbrıs'ın yönetimini üstlenmesi, Fransa'nın 1881'de Tunus'u işgal etmesi ve İngiltere'nin 1882'de Mısır'ı işgal etmesi Osmanlı'nın Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz'deki nüfuzunu önemli ölçüde azalttı. Avusturya-Macaristan'ın 1878 Berlin Kongresi sonrasında Bosna-Hersek'i işgal etmesi de Balkanlardaki Osmanlı hâkimiyetinin gerilemesini hızlandırdı. Bu gelişmeler Abdülhamid'i özellikle 1880'lerden itibaren Almanya ile daha yakın siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmaya yöneltti. Alman İmparatoru II. Wilhelm'in İstanbul ziyaretleri ve demiryolu projelerinde Alman şirketlerinin öne çıkması bu yakınlaşmanın somut göstergeleri oldu.
Abdülhamid, halifelik unvanının İslam dünyasındaki siyasi etkisini de dış politika aracı olarak kullanmaya çalıştı. Avrupa sömürge yönetimleri altında yaşayan Müslüman toplumlarla ilişkilerin güçlendirilmesi ve Osmanlı padişahının halife sıfatının vurgulanması, literatürde çoğu zaman Panislamizm veya İttihad-ı İslam siyasetiyle açıklanır. Bu politika bir yandan İngiltere, Fransa ve Rusya'nın Müslüman nüfusları üzerindeki etkisini hesaba katarken diğer yandan çok uluslu Osmanlı Devleti'nin Müslüman unsurlarını merkez etrafında bir arada tutmayı hedefliyordu.
İstibdat dönemi ve siyasi baskılar neden tartışılıyor?
II. Abdülhamid'in uzun saltanatının en tartışmalı yönlerinden biri siyasi denetim ve sansür politikalarıdır. Parlamentonun kapalı olduğu dönemde basın sıkı bir sansür rejimine tabi tutuldu; kitaplar, gazeteler, tiyatro eserleri ve siyasi faaliyetler devlet denetimi altında tutuldu. Muhalif faaliyetleri izlemek için geniş bir istihbarat ve jurnal ağı oluşturuldu. Jön Türk hareketine mensup birçok muhalif yurt dışına çıktı ve Paris, Cenevre, Kahire gibi merkezlerden padişah yönetimine karşı yayınlar yaptı. Abdülhamid taraftarları bu uygulamaları devletin parçalanma tehlikesine karşı güvenlik tedbirleri olarak yorumlarken muhalifleri dönemi "istibdat" olarak nitelendirdi.
1890'lı yıllarda özellikle Anadolu'nun doğusunda yaşanan Ermeni siyasi hareketleri, isyanlar, devletin güvenlik politikaları ve kitlesel şiddet olayları Abdülhamid döneminin en ağır insanî krizlerinden birini oluşturdu. 1894-1896 arasında çeşitli bölgelerde Ermenilere yönelik kitlesel öldürmeler uluslararası tarih yazımında "Hamidiye Katliamları" adıyla anılmaktadır. Ölü sayısına ilişkin tahminler kaynaklara göre farklılık göstermekle birlikte olayların on binlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açtığı konusunda geniş bir tarihsel literatür bulunmaktadır. Bu şiddet dönemi, Abdülhamid yönetimine Avrupa kamuoyunda sert eleştiriler yöneltilmesine ve padişah için "Kızıl Sultan" nitelemesinin yaygınlaşmasına neden oldu.

II. Meşrutiyet nasıl ilan edildi ve Abdülhamid neden indirildi?
20. yüzyılın başlarına gelindiğinde İttihat ve Terakki Cemiyeti başta olmak üzere anayasal yönetim yanlısı muhalefet özellikle Rumeli'deki askerî birlikler içinde güç kazandı. 1908 yazında başlayan hareketler karşısında II. Abdülhamid, 23 Temmuz 1908'de Kânûn-ı Esâsî'yi yeniden yürürlüğe koydu ve Meclis-i Mebusanın tekrar açılmasını kabul etti. Böylece II. Meşrutiyet dönemi başladı. Yapılan seçimlerin ardından parlamento Aralık 1908'de yeniden toplandı. Bu gelişmeyle padişahın otuz yıl boyunca sürdürdüğü merkezi ve kişisel yönetim düzeni önemli ölçüde sınırlandırıldı.
13 Nisan 1909'da, Rumi takvimde 31 Mart 1325'e denk geldiği için "31 Mart Vakası" olarak anılan askerî ve siyasi ayaklanma İstanbul'da başladı. Selanik'ten hareket eden ve Mahmud Şevket Paşa'nın komutasındaki Hareket Ordusu İstanbul'a gelerek ayaklanmayı bastırdı. Olaylardan kısa süre sonra Meclis-i Umûmî, II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesine karar verdi. 27 Nisan 1909'da saltanatı sona erdi ve yerine kardeşi Mehmed Reşad, V. Mehmed unvanıyla padişah oldu. Abdülhamid önce Selanik'teki Alatini Köşkü'ne gönderildi; Balkan Savaşları sırasında Selanik'in Osmanlı kontrolünden çıkma tehlikesi ortaya çıkınca 1912'de İstanbul'a getirildi ve Beylerbeyi Sarayı'na yerleştirildi.
II. Abdülhamid, hayatının son yıllarını Beylerbeyi Sarayı'nda geçirdi ve 10 Şubat 1918'de İstanbul'da 75 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi, İstanbul'daki Sultan II. Mahmud Türbesi'ne defnedildi. Ölümü sırasında Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı'nın son yılına girmiş bulunuyordu ve Abdülhamid'in saltanatında çözmeye çalıştığı pek çok jeopolitik sorun imparatorluğun gündeminde olmaya devam ediyordu.
II. Abdülhamid'in tarihsel mirası günümüzde de farklı değerlendirmelere konu olmaktadır. Bir yaklaşım onu parlamentoyu kapatan, basını ve siyasi muhalefeti ağır biçimde denetleyen otoriter bir hükümdar olarak değerlendirirken başka bir yaklaşım eğitim, demiryolu, telgraf, sağlık ve kamu yönetimi alanlarındaki yatırımlarını öne çıkarır. Günümüz tarihçiliğinde bu iki boyutun birbirinden bağımsız ele alınamayacağı; Abdülhamid döneminin hem Tanzimat'la başlayan modern devlet inşasının devam ettiği hem de siyasi özgürlüklerin ciddi biçimde sınırlandığı bir dönem olduğu yönünde daha dengeli değerlendirmeler bulunmaktadır. Saltanatı, Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülme süreci ile modern merkezi devlet kurumlarının gelişiminin aynı anda yaşandığı kritik bir tarihsel kesiti temsil etmektedir.
