Küresel yatırım dünyasında uzun süredir hakim olan “ABD piyasaları vazgeçilmez” yaklaşımı yeniden sorgulanıyor. Wall Street güçlü şirketleri ve derin sermaye piyasalarıyla merkezde kalmayı sürdürürken Avrupa, Japonya ve gelişmekte olan piyasalardaki performans, yatırımcıların seçeneklerini artırıyor.
ABD borsaları 2026'da yükselişini koruyor. 27 Ağustos kapanışı itibarıyla Nasdaq yılbaşından bu yana yüzde 14,2, S&P 500 yüzde 12,9 ve Dow Jones yüzde 11,5 yükseldi. Ancak aynı dönemde dünyanın farklı bölgelerindeki piyasaların da güç kazanması, Amerikan varlıklarının geçmiş yıllardaki kadar rakipsiz olup olmadığı tartışmasını büyütüyor.
AVRUPA'NIN PERFORMANSI DENGEYİ DEĞİŞTİRİYOR
Financial Times'ın Ağustos 2026 değerlendirmesine göre Avrupa hisseleri 2025'in başından bu yana S&P 500'ü geride bırakan bir performans sergiledi. Stoxx Europe 600 şirketlerinin 2026'nın ilk yarısındaki kazanç artışının yüzde 15'e ulaşması da Avrupa piyasalarına yönelik ilginin arkasındaki unsurlardan biri oldu.
Avrupa'nın enerji, finans, altyapı, savunma ve elektrifikasyon gibi sektörlerdeki ağırlığı, teknoloji hisselerinin belirleyici olduğu ABD piyasalarından farklı bir yatırım profili oluşturuyor. Şirket gelirlerinin önemli bölümünün Avrupa dışındaki faaliyetlerden gelmesi de bölgedeki zayıf ekonomik büyüme ile borsa performansı arasındaki bağı sınırlayabiliyor.
JAPONYA VE GELİŞEN PİYASALAR DA ALTERNATİF SUNUYOR
Japonya'da şirketlerin yönetim ve sermaye kullanımına ilişkin dönüşüm, uzun süredir uluslararası yatırımcıların izlediği başlıklardan biri. Ağustos sonunda Japon hisselerine ilişkin değerlendirmelerde şirket kârlarındaki güçlü seyir ve daha cazip hale gelen değerlemeler öne çıkıyor.
Gelişmekte olan piyasalar tarafında da geçmiş dönemlerden farklı bir tablo var. Financial Times'ın 28 Ağustos tarihli analizinde, ABD'nin 30 yıllık tahvil faizinin yüzde 5'in üzerine çıkmasına rağmen gelişen ülke tahvillerinin beklenen ölçüde sermaye kaybı yaşamadığına işaret edildi. JPMorgan'ın takip edilen gelişen piyasa tahvil endekslerinde son bir yıllık getirilerin yüzde 8-9 düzeyinde olduğu belirtildi.
ABD'NİN EN BÜYÜK SORUNLARINDAN BİRİ DEĞERLEMELER
ABD'den uzaklaşma tartışmasının önemli ayaklarından birini Wall Street'teki yüksek değerlemeler oluşturuyor. Özellikle yapay zekâ yatırımlarından beslenen teknoloji şirketlerinin güçlü yükselişi, yatırımcıların gelecekteki büyüme beklentileri için yüksek fiyatlar ödemesine yol açtı. Bu durum tahvil faizlerinin yüksek kaldığı bir ortamda hisseleri faiz hareketlerine karşı daha hassas hale getiriyor.
Uzun vadeli ABD tahvil getirilerinin yükselmesi, şirketlerin gelecekte elde etmesi beklenen kazançların bugünkü değerinin hesaplanmasında kullanılan iskonto oranlarını da yukarı taşıyor. Bu nedenle yüksek büyüme beklentileriyle fiyatlanan teknoloji şirketleri, faizlerin kalıcı biçimde yüksek seyretmesi halinde daha fazla değerleme baskısıyla karşılaşabiliyor.
ABD'NİN BORÇ VE BÜTÇE TABLOSU İZLENİYOR
Amerikan kamu maliyesindeki görünüm de yatırımcıların takip ettiği riskler arasında. ABD Kongre Bütçe Ofisi'nin Şubat 2026 projeksiyonuna göre federal bütçe açığının bu mali yılda 1,9 trilyon dolara, yani gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5,8'ine ulaşması bekleniyor. Son 50 yıllık ortalama bütçe açığının milli gelire oranı ise yüzde 3,8 seviyesinde.
Aynı projeksiyonda kamu tarafından tutulan federal borcun 2026 sonunda milli gelirin yüzde 101'ine ulaşacağı, bu oranın 2036'da yüzde 120'ye çıkabileceği hesaplanıyor. Borç limitine tabi toplam yükümlülüklerin ise 2026 sonunda 39,6 trilyon dolar civarında olacağı tahmin ediliyor. Artan faiz giderleri, uzun vadeli bütçe görünümündeki temel baskılardan biri olarak gösteriliyor.
YAPAY ZEKÂ HİKÂYESİ YÜKSEK SERMAYE İHTİYACIYLA BULUŞUYOR
Wall Street'teki bir diğer kritik başlık yapay zekâ yatırımlarının giderek daha fazla sermaye gerektirmesi. Veri merkezleri, gelişmiş çipler, enerji altyapısı ve bulut kapasitesi için yapılan harcamaların büyümesi, teknoloji şirketlerinin gelecekteki kazançlarının bu yatırımları ne ölçüde karşılayabileceği sorusunu öne çıkarıyor.
Bu tablo ABD piyasalarının yükselişinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Nitekim Amerikan teknoloji şirketlerinin güçlü bilançoları Ağustos sonunda da endeksleri destekledi. Tartışma daha çok yatırımcıların geçmiş yıllarda ABD varlıklarına verdikleri yüksek ağırlığın bundan sonra aynı ölçüde sürüp sürmeyeceği üzerinde yoğunlaşıyor.
ABD HÂLÂ KÜRESEL FİNANSIN MERKEZİNDE
ABD'den kitlesel bir sermaye çıkışı beklentisini destekleyen güçlü bir tablo şimdilik bulunmuyor. Ülke dünyanın en büyük ve likit sermaye piyasalarından birine, küresel ölçekte faaliyet gösteren şirketlere ve büyük bir iç pazara sahip. Dolar da uluslararası finans sistemindeki merkezi konumunu sürdürüyor.
Bununla birlikte çeşitlenme eğilimi daha görünür hale geliyor. Financial Times'ın güncel değerlendirmesine göre doların küresel döviz rezervlerindeki payı 2000 yılında yaklaşık yüzde 72 iken bugün yüzde 57 civarında. Bu değişim doların hakimiyetinin sona erdiğini göstermese de yatırımcı ve rezerv yöneticilerinin alternatiflere daha fazla alan açtığı uzun vadeli dönüşümü ortaya koyuyor.
Ortaya çıkan tablo, “para artık Amerika'yı sevmiyor” şeklinde keskin bir kopuştan çok küresel portföylerde yeni bir denge arayışına işaret ediyor. ABD piyasaları güçlü kalmaya devam ederken Avrupa, Japonya ve gelişmekte olan ülkelerdeki fırsatların artması, yatırımcıların artık tek bir pazara bağımlı kalmadan daha geniş bir coğrafyada getiri aramasına olanak sağlıyor.
