Yılmaz Güney, doğum adıyla Yılmaz Pütün, 1 Nisan 1937’de Adana’nın Yenice köyünde doğan; oyuncu, yönetmen, senarist, yapımcı ve yazar kimlikleriyle Türkiye sinemasında önemli bir yer edinen sanatçıdır. 1950’lerin sonunda başladığı sinema kariyerinde önce popüler macera filmlerinin yıldızı olarak tanındı, daha sonra toplumsal gerçekçi ve siyasal anlatılara yöneldi. Umut, Ağıt, Arkadaş, Sürü, Yol ve Duvar gibi yapımlar, kariyerinin farklı dönemlerini temsil eden başlıca eserleri arasında yer aldı.
Yılmaz Güney kimdir ve nasıl bir ailede büyüdü?
Güney, topraksız bir köylü ailesinin iki çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Babası Hamit Pütün Siverek kökenli Zaza, annesi Güllü Hanım ise Varto kökenli Kürt bir aileden geliyordu. Ailesi çeşitli toplumsal ve ekonomik nedenlerle Adana’ya yerleşmişti. Çocukluk ve gençlik yıllarında ailesine katkıda bulunmak için pamuk işçiliği, simit satıcılığı ve at arabası sürücülüğü gibi farklı işlerde çalıştı.
Sinema ile bağı genç yaşlarda Adana’da kuruldu. Lise yıllarında bisikletiyle sinemalar arasında 16 milimetrelik film bobinleri taşıması, dönemin yoğun sinema kültürünü yakından tanımasını sağladı. Açık hava sinemalarında izlediği filmler ve Adana’nın kırsal-kentsel yaşamı, daha sonra senaryolarında ve filmlerinde ele aldığı yoksulluk, sınıfsal eşitsizlik, köylülük ve göç gibi temaların oluşmasında önemli bir arka plan meydana getirdi.
1957’de Ankara Üniversitesi İktisat Fakültesine kaydoldu ancak akademik eğitimini tamamlamadan sinemaya yönelmek üzere İstanbul’a geçti. Burada yönetmen Atıf Yılmaz ve yazar Yaşar Kemal ile tanışması kariyerinin dönüm noktalarından biri oldu. Atıf Yılmaz’ın yanında çalışırken sinemanın senaryo, oyunculuk ve yönetmenlik alanlarında deneyim kazandı.
Yılmaz Güney sinemaya nasıl başladı?
Güney’in profesyonel sinema kariyeri 1959’da başladı. Atıf Yılmaz ve Yaşar Kemal’in önerisiyle Bu Vatanın Çocukları filminde başrol oynadı ve senaryoya da katkı verdi. Aynı yıl Ala Geyik’te oyuncu ve senarist olarak çalıştı, Tütün Zamanı’nda rol aldı, Karacaoğlan’ın Kara Sevdası filminde ise senaryo ve yönetmen yardımcılığı görevlerini üstlendi. Böylece kariyerinin daha ilk döneminde kamera önünün yanı sıra kamera arkasında da çalışmaya başladı.
1960’ların ortalarından itibaren özellikle Anadolu’da geniş seyirci kitlelerine ulaşan aksiyon ve macera filmlerindeki rolleriyle tanındı. Klasik Yeşilçam başrol oyuncusu kalıplarından farklı görüntüsü ve çoğunlukla ezilenlerin yanında duran sert karakterleri canlandırması nedeniyle “Çirkin Kral” lakabıyla anılmaya başladı. Kısa sürede çok sayıda filmde oynayarak dönemin en popüler oyuncularından biri haline geldi.

Bu popülerlik zamanla Güney’in kendi hikâyelerini anlatabileceği filmler üretmesine imkân verdi. 1966’da Güney Film adlı yapım şirketini kurdu. 1960’ların sonlarına doğru Seyyit Han ve Aç Kurtlar gibi filmlerle yönetmenlik yönünü güçlendirdi. Bu dönemde ticari sinemadaki yıldız kimliği ile toplumsal meseleleri anlatmak isteyen sinemacı kimliği giderek birbirinden ayrılmaya başladı.
Umut filmi Yılmaz Güney’in kariyerini nasıl değiştirdi?
1970 tarihli Umut, Güney’in sinema anlayışındaki değişimin en belirgin örneklerinden biri oldu. Film, Adana’da at arabacılığı yaparak geçimini sağlayan yoksul bir adamın giderek çaresizleşen yaşamına odaklandı. Yoksulluk, sınıfsal eşitsizlik ve çıkışsızlık gibi konuları melodramatik çözümler yerine gündelik hayatın sert gerçekliği üzerinden işlemesi, Umut’un Türkiye sinemasında toplumsal gerçekçi yaklaşımın önemli örneklerinden biri kabul edilmesini sağladı.
Güney’in bu dönem filmlerinde kırsal yaşam, toprak düzeni, feodal ilişkiler, kent yoksulluğu, işçi sınıfı ve devlet-toplum ilişkileri öne çıktı. Ağıt, Acı, Baba ve Arkadaş gibi yapımlarda da benzer biçimde toplumsal yapının bireyler üzerindeki etkisini ele aldı. Sinema dilinde İtalyan Yeni Gerçekçiliğiyle ilişkilendirilen doğal mekân, sıradan insanların yaşamı ve ekonomik koşulların belirleyiciliği gibi unsurlar güçlü biçimde görüldü.
Güney’in yaşamı aynı yıllarda siyasi davalar ve cezaevi süreçleriyle kesintiye uğradı. 1961’de daha önce yazdığı bir öykü nedeniyle komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir buçuk yıl hapis ve altı ay sürgün cezası aldı. 1972’de Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi mensuplarına yardım ettiği gerekçesiyle mahkûm edildi; 1974 Genel Affı sonrasında serbest bırakıldı.
Özel yaşamı da tartışmalı olaylara sahne oldu. 1967’de oyuncu Nebahat Çehre ile evlenen Güney’in evlilik öncesinde ve evlilik sırasında Çehre’ye yönelik şiddet vakaları yaşandı. Nebahat Çehre’nin hayatı ve kariyerine ilişkin daha önce aktardığımız bilgilerde de yer verdiğimiz üzere, 1968’de bir tartışmanın ardından otomobiliyle Çehre’ye çarpması sonucunda Çehre yaralandı; çift kısa süre sonra boşandı. Güney, 1970’te Jale Fatma, bilinen adıyla Fatoş Güney ile evlendi.

Cezaevi yıllarında sinema çalışmalarını nasıl sürdürdü?
1974’te Endişe filminin çekimleri için bulunduğu Adana’nın Yumurtalık ilçesinde savcı Sefa Mutlu’nun öldürülmesi, Güney’in yaşamındaki en ciddi adli süreci başlattı. Cinayet nedeniyle yargılanan Güney, 1976’da 19 yıl ağır hapis cezasına mahkûm edildi. Bu hüküm nedeniyle uzun yıllar cezaevinde kaldı; ancak senaryo üretimini bırakmadı ve dışarıdaki yönetmenlerle çalışarak projelerini sürdürdü.
Bu dönemin en önemli yapımlarından biri Sürü oldu. Güney’in senaryosunu yazdığı, Zeki Ökten’in yönettiği film; kırsal toplumsal yapı, aile ilişkileri, ekonomik değişim ve göç meselelerini ele aldı. Sürü, uluslararası festivallerde gösterilerek Güney’in adının Türkiye dışında da daha geniş çevrelerce tanınmasına katkıda bulundu. Film 1979 Locarno Uluslararası Film Festivali’nde festivalin önemli ödüllerinden biriyle uluslararası başarı elde etti.
Cezaevi koşullarında geliştirilen bir başka proje Yol oldu. Güney tarafından yazılan senaryo, cezaevinden izinli çıkan mahkûmların Türkiye’nin farklı bölgelerine yaptıkları yolculuklar üzerinden aile, devlet, gelenek, yoksulluk ve toplumsal baskı gibi konuları işliyordu. Çekimleri Şerif Gören gerçekleştirdi; Güney ise projenin yaratıcı yapısını, senaryosunu ve daha sonraki kurgu sürecini yönlendirdi.
Yol filmi neden Yılmaz Güney’in en önemli başarılarından biri oldu?
Güney, 1981’de izinli olarak çıktığı Isparta Yarı Açık Cezaevi’ne geri dönmedi ve Türkiye’den ayrılarak Avrupa’ya geçti. Daha sonra Fransa’ya yerleşti. Yol’un çekilmiş görüntüleri üzerinde yeniden çalıştı ve filmin kurgusunu tamamladı. Film, Şerif Gören ve Yılmaz Güney’in ortak yönetmenliğiyle uluslararası dolaşıma girdi.
Yol, 1982 Cannes Film Festivali’nde Costa-Gavras’ın Missing filmiyle birlikte Altın Palmiye’yi paylaştı. Cannes’ın resmî kayıtlarında film ayrıca FIPRESCI Uluslararası Eleştirmenler Ödülü’ne layık görüldü. Böylece Güney, Türkiye sinema tarihinin uluslararası alandaki en önemli festival başarılarından birine imza attı. Filmde Tarık Akan, Şerif Sezer, Halil Ergün, Meral Orhonsay ve Necmettin Çobanoğlu gibi oyuncular rol aldı.

Fransa’daki sürgün döneminde Güney, sinema çalışmalarını sürdürdü ve 1983 tarihli Duvar’ı yönetti. Film, çocuk tutukluların ve mahkûmların bulunduğu bir cezaevindeki yaşamı merkezine aldı. Duvar aynı yıl Cannes Film Festivali’nin yarışmalı bölümünde gösterildi. Böylece Güney, ölümünden kısa süre öncesine kadar uluslararası sinema çevreleriyle ilişkisini sürdürdü.
Güney, 1983’te Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Aynı yıl Paris’te kurulan Kürt Enstitüsü’nün kurucuları arasında yer aldı. Paris Kürt Enstitüsü’nün kendi tarihçesinde Güney; Cegerxwîn, Hejar, Tawfiq Wahby ve farklı ülkelerden Kürt aydınlarıyla birlikte kurumun kurucu isimlerinden biri olarak gösterilmektedir. Enstitü, Kürt dili, kültürü ve tarihi üzerine çalışmalar yürütmek amacıyla faaliyet göstermeye başladı.
Yılmaz Güney, 9 Eylül 1984’te mide kanseri nedeniyle Paris’te 47 yaşında hayatını kaybetti. Paris’teki Père-Lachaise Mezarlığı’na defnedildi. Ölümü sırasında Türkiye’de filmlerinin önemli bir bölümü uzun süredir yasaklı veya dolaşımı sınırlı durumdaydı. Paris Kürt Enstitüsü’nün kayıtlarına göre filmlerinin Türkiye’de yeniden gösterilebilmesinin önü 1990’ların başında açıldı.
Güney’in sinemadaki mirası yalnızca aldığı ödüllerle sınırlı kalmadı. Oyuncu olarak geniş kitlelere ulaşan “Çirkin Kral” döneminden Umut ile belirginleşen toplumsal gerçekçi sinemasına, cezaevinde yazdığı Sürü ve Yol gibi senaryolardan sürgünde çektiği Duvar’a kadar farklı dönemlerde Türkiye’nin sosyal ve siyasal meselelerini perdeye taşıdı. Eserleri, özellikle köylüler, işçiler, yoksullar, mahkûmlar ve Kürt toplumunun temsili üzerinden sonraki kuşak sinemacılar için önemli bir tartışma ve referans alanı oluşturdu.
Yaşamı ise sanatsal başarılarla birlikte siyasi davalar, mahkûmiyetler, Sefa Mutlu cinayeti nedeniyle aldığı ceza, özel yaşamındaki şiddet olayları ve sürgün yılları gibi ciddi tartışmaları da içerdi. Bu nedenle Yılmaz Güney, Türkiye kültür tarihinde yalnızca ödüllü bir yönetmen veya popüler bir oyuncu olarak değil; sanatı, siyasi görüşleri ve kişisel yaşamındaki tartışmaların birlikte değerlendirildiği çok yönlü ve tartışmalı bir tarihsel figür olarak anılmayı sürdürmektedir.
