Abdullah Çatlı, 1 Haziran 1956’da Nevşehir’de doğdu; 3 Kasım 1996’da Balıkesir’in Susurluk ilçesi yakınlarında meydana gelen trafik kazasında hayatını kaybetti. Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde ülkücü hareket içindeki faaliyetleri, hakkında yürütülen cinayet soruşturmaları, Avrupa’daki uyuşturucu kaçakçılığı davaları, sahte kimlik ve pasaport kullanımı, istihbarat bağlantıları ve özellikle Susurluk skandalıyla anılan tartışmalı isimlerden biri oldu. Hakkındaki kayıtlar, siyasi militanlık ile organize suç ve devlet görevlileri arasındaki hukuk dışı ilişkilerin tartışıldığı geniş bir dönemin parçasıdır.
Abdullah Çatlı kimdir ve siyasi faaliyetleri nasıl başladı?
Çatlı, 1970’li yıllarda ülkücü hareket içinde örgütsel görevler üstlendi. 1977’de Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanlığına, 25 Mayıs 1978’de ise Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcılığına seçildi. Bu yıllar Türkiye’de sağ-sol çatışmalarının, siyasi cinayetlerin ve silahlı sokak olaylarının yoğunlaştığı bir dönemdi. Çatlı’nın adı da giderek yalnızca siyasi örgütlenmelerle değil, güvenlik ve yargı makamlarının soruşturduğu şiddet olaylarıyla birlikte anılmaya başladı.
1977’de Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından 6136 sayılı Kanun’a muhalefet, polise ateş etmek ve suçta kullanılan tabancayı saklamak suçlamalarıyla hakkında işlem yapıldı. 11 Temmuz 1978’de Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in Ankara’da öldürülmesi sonrasında Çatlı hakkında, olayın faili olduğu iddiasıyla Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı. Çatlı, 23 Ağustos 1978’de Sakarya’da yakalanarak gözaltına alındı.
Adının geçtiği en önemli soruşturmalardan biri de 9 Ekim 1978’de Ankara’nın Bahçelievler semtinde Türkiye İşçi Partili yedi kişinin öldürülmesiydi. Çatlı’nın saldırının planlayıcısı ve baş sorumlularından olduğu yönündeki suçlamalar nedeniyle Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından 1982’de hakkında tutuklama kararı verilmesi ve uluslararası düzeyde aranması kararlaştırıldı. Bu dosyada kendisine yedi kişiyi öldürmek, yasa dışı örgüt kurmak, patlayıcı madde kullanmak ve silah kanununa muhalefet gibi suçlamalar yöneltildi. TBMM’de Susurluk sonrasında yapılan görüşmelerde de Çatlı, Bedrettin Cömert cinayeti ve Bahçelievler olayları nedeniyle aranan kişiler arasında anıldı.
12 Eylül sonrasında yurt dışında neler yaşadı?
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonraki dönemde Çatlı Türkiye’den ayrıldı; Bulgaristan ve Viyana’da bulundu. 1980’de Mehmet Ali Ağca ve kendisi için sahte pasaport düzenlenmesiyle ilgili olarak Konya’daki askeri makamlarca aranmasına karar verildi. Daha sonraki yıllarda Ağca’nın Türkiye dışına çıkarılmasına yardım ettiği iddiası da soruşturma konusu oldu. 22 Şubat 1982’de İsviçre’de Mehmet Özbay adına hazırlanmış pasaportla yakalandı ancak serbest bırakıldı. Türkiye’nin iade talebi, İsviçre makamlarınca suçlamaların siyasi niteliği gerekçesiyle kabul edilmedi.
Çatlı’nın adı 1980’lerin başında Avrupa’daki aşırı sağ ve istihbarat çevreleriyle ilişkiler bağlamında da gündeme geldi. Eylül 1982’de İtalyan Gladio yapılanmasıyla ilişkilendirilen Stefano Delle Chiaie ile Latin Amerika’da görüştüğü belirtildi. 22 Ekim 1983’te Paris’te Millî İstihbarat Teşkilatı ile temas kurduğu ve ASALA’ya karşı gerçekleştirilen bazı operasyonlarda kullanıldığına ilişkin bilgiler daha sonra resmî kayıtlara ve Susurluk sürecinde gündeme gelen belgelere yansıdı. Bu nedenle Çatlı’nın “devlet ajanı” olarak tanımlanması sık görülse de, ilişkinin kapsamı ve niteliği konusunda yıllar boyunca farklı tanıklıklar ve değerlendirmeler ortaya konuldu.
Uyuşturucu kaçakçılığı davaları ve Papa suikastıyla bağlantısı neydi?
24 Ekim 1984’te Paris’te uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla yakalandığında Çatlı’nın üzerinde Hasan Kurtoğlu adına düzenlenmiş pasaport, uyuşturucu madde, başka bir sahte pasaport ve Türkiye’nin Stuttgart Başkonsolosluğuna ait sahte mühür bulunduğu kayıtlara geçti. Fransa’da hapis cezasına mahkûm edildi. Türkiye’nin kendisini iade etme talebi ise Türkiye’de o tarihte idam cezasının yürürlükte olması nedeniyle Fransız makamlarınca kabul edilmedi. Daha sonra uyuşturucu kaçakçılığı suçlaması nedeniyle İsviçre’ye gönderildi ve İsviçre’nin Zug kantonundaki Bostadel Cezaevi’nde tutulurken 21 Mart 1990’da cezaevinden kaçtı.
Çatlı’nın adı, Mehmet Ali Ağca’nın 13 Mayıs 1981’de Papa II. Jean Paul’e yönelik suikast girişiminin ardından yürütülen uluslararası soruşturmalarda da geçti. İtalyan güvenlik makamları Ağca’nın Çatlı, Oral Çelik ve aynı çevrede bulunan başka isimlerle ilişkilerini araştırdı. Çatlı, 16 Eylül 1985’te Papa suikastı davasında tanık olarak ifade verdi; Oral Çelik’in saldırıyla bağlantısı olmadığını savundu ve Ağca’nın Bulgar istihbaratıyla bağlantılı olabileceğini ileri sürdü. Çatlı’nın bu dosyadaki konumu, hakkında ortaya atılan çeşitli iddialardan ayrı olarak, tanıklığı ve Ağca ile kurduğu ilişkiler üzerinden değerlendirilmelidir.
Türkiye’ye dönüşü ve sahte kimlik tartışmaları nasıl gelişti?
1990’ların başında Çatlı’nın Türkiye’de farklı sahte kimliklerle işlem gördüğü ortaya çıktı. 26 Şubat 1992’de Şahin Ekli adına düzenlenmiş sahte pasaportla yurt dışına çıkmaya teşebbüs ettiği gerekçesiyle İstanbul Emniyet Müdürlüğünde işlem yapıldı ve serbest bırakıldı. 3 Ağustos 1994’te bu kez Mehmet Özbay kimliğiyle kendisini Maliye müfettişi olarak göstererek hususi damgalı pasaport başvurusunda bulundu. Susurluk sonrasında yapılan soruşturmalarda Çatlı adına Mehmet Özbay kimliğiyle nüfus cüzdanı, sürücü belgesi ve pasaport düzenlenmesine ilişkin dosyalar ayrı ayrı savcılıklara gönderildi.
Çatlı’nın taşıdığı silah ruhsatları da Susurluk soruşturmasının önemli başlıklarından biri oldu. Kazadan sonra üzerinde bulunan silah taşıma izin belgesinin düzenlenmesine ilişkin işlemler yargı ve TBMM gündemine taşındı; dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar hakkında bu belgeler nedeniyle yürütülen süreç daha sonra Meclis kayıtlarına da geçti. 31 Ağustos 1996’da ise Balıkesir Emniyet Müdürlüğü, Mehmet Özbay kimliğiyle taşıdığı ruhsatlı tabancayla meskûn mahalde ateş ettiği gerekçesiyle Çatlı hakkında işlem yaptı. Bu örnekler, uzun süre aranan bir kişinin farklı kimliklerle resmî belgeler edinebilmesinin Susurluk sonrasında neden temel soruşturma konularından biri haline geldiğini gösterdi.
Susurluk kazası Abdullah Çatlı’nın hayatındaki yerini neden değiştirdi?
3 Kasım 1996’da Susurluk yakınlarında meydana gelen trafik kazası, Çatlı’nın yaşamının sonu olurken Türkiye’de büyük bir siyasi ve adli tartışmanın başlangıcına dönüştü. Araçta Çatlı ile birlikte İstanbul eski Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, Gonca Us ve dönemin DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak bulunuyordu. Kazada Çatlı, Kocadağ ve Us hayatını kaybederken Bucak yaralandı. İçişleri Bakanlığının daha sonra TBMM’ye aktardığı bilgilerde, kazanın öncesi ve sonrasını incelemek üzere mülkiye müfettişlerinin görevlendirildiği ve 6 Aralık 1996 tarihli bir inceleme raporu hazırlandığı belirtildi.
Kazanın yarattığı asıl kırılma, yıllardır cinayet ve kaçakçılık dosyaları nedeniyle aranan Çatlı’nın üst düzey bir polis yöneticisi ve milletvekiliyle aynı araçta bulunmasıydı. Ardından ortaya çıkan sahte kimlikler, yeşil pasaportlar, silah ruhsatları ve araçtaki silahlarla ilgili bilgiler devlet kurumları ile yasa dışı yapılar arasındaki ilişkilerin araştırılmasını zorunlu hale getirdi. TBMM’de kurulan araştırma komisyonu ve yürütülen adli-idari soruşturmalar, daha sonra genel olarak “Susurluk skandalı” adı verilen sürecin temelini oluşturdu. TBMM tutanaklarında da kazanın Çatlı ile devlet ve siyaset çevrelerinden isimler arasındaki birlikteliği görünür hale getirdiği açık biçimde kayda geçti.
Çatlı’nın 26 Nisan 1996’da kumarhaneler dünyasının önde gelen isimlerinden Ömer Lütfü Topal ile aynı uçakla Kıbrıs’a gittiği ve aynı otelde kaldığına ilişkin kayıtlar da Susurluk soruşturmaları sırasında yeniden değerlendirildi. 1997’de dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkan Vekili Hanefi Avcı, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesine verdiği ifadede 1990’ların başında PKK ile hukuk dışı yöntemlerle mücadele amacıyla oluşturulduğunu söylediği bir grubun daha sonra şahsi çıkarlar doğrultusunda faaliyet göstermeye başladığını anlattı ve bu yapı bağlamında Çatlı’nın adını da zikretti. Bu tür ifadeler, Çatlı’nın yalnızca bireysel suç dosyalarıyla değil, 1990’larda güvenlik bürokrasisi içindeki hukuk dışı yapılanmaların tartışılmasıyla birlikte ele alınmasının başlıca nedenlerinden biri oldu.
Abdullah Çatlı’nın ölümünden sonraki siyasi etkisi, kişisel biyografisinin çok ötesine geçti. Susurluk olayı TBMM araştırmasına, idari soruşturmalara ve ceza davalarına konu olurken kamuoyunda “derin devlet” olarak adlandırılan devlet görevlileri, siyasetçiler, güvenlik birimleri ve organize suç çevreleri arasındaki gayriresmî ilişkiler geniş biçimde tartışıldı. Bu nedenle Çatlı, Türkiye’nin 1970’lerden 1990’lara uzanan siyasi şiddet, kaçakçılık, istihbarat operasyonları ve hukuk dışı güvenlik yapılanmaları tarihini anlamada merkezi ancak son derece tartışmalı figürlerden biri olarak kaldı. Biyografisini değerlendirirken hakkında verilmiş yargı kararları, resmî belgeler ve tanıklıklarla, yıllar içinde ortaya atılan fakat kesinleşmemiş iddiaları birbirinden ayırmak önem taşıyor.
